“Görülmemiş Lüfer Akını”

29 Nis

Bu başlık, Yaşar Kemal’ın 29 Nisan 1952’de yazdığı bir yazı’ya ait*. Bugün aşırı avlanma ve bilinçsiz tüketim nedeniyle yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan lüfer, bundan tam 60 yıl önce İstanbul’luların yüzünü güldürüyordu. O zaman Yaşar Kemal 29 yaşındaydı ve ömründe ilk kez balık avına gidiyordu. Sonrasını kendisi anlatıyor:

Haliçten, ışık selinin içinden balıkçıların sesleri geliyor.

Çarnaçar dönüp Köprüden, yani Köprünün Haliç iskelesinden balık tutanları seyre dalıyorum.

Köprünün kenarında demir atmış motorların içlerinde, kayıkların içlerindeki kadar balık tutanlar var. Aralarına karışıyorum.

Saat on sularında bir kayık yanaştı Köprüye, bakkal kayığı… Kayıktan kayığa alışveriş… Bu bakkal beni kayığına almaz mı? Alması gerek. Ne zararım olur ona! Teklif ettim, kabul etmedi.

“Ne istersen veririm,’ dedim.

Gene olmadı.

Okumaya devam et

Manzaralı bir ev

9 Nis

Sıkıldım artık ben, İstanbul’daki yabancı arkadaşlarımın manzara yarışmasından. Dün yine biri sordu :

– Evin nerede?

– Beşiktaş’ta.

– Manzaralı mı?

– Manzara yoksa gelmeyecek misin??

Böyle demedim elbet. “Yok” dedim. Yalan mı? Yalan. Beşinci kattaki evimden su kadar net görülüyor, karşıdaki apartmanların hayat akışı. Bu değil mi manzara, “bakışı, dikkati çeken herşey” ?

On beş yirmi dakikadır karşı komşumu izliyorum. Ev kadını, bahar geldi diye camları siliyor. Televizyon ekranı atv’nin “Evlen benimle” programını veriyor. Komşumla o kadar yakınız yani. Bakarsanız pencereden pencereye yirmi metre falan var. Neyse ki kadın televizyon izlemiyor, içerde bile değil, camdan dışarıya sarkıyor. Ona “Cam-baz” derim çünkü hep böyle yapar, hep böyle siler camlarını. Ayrıca yalnız değil. Sokağımda tam bir cambaz topluluğu faaliyet gösteriyor. Hepsi yerçekimi ve sinirlerimle oynuyor. Kadın düşecek diye “Evlen benimle” programını takip edemiyorum. O kadar yani.

Yandaki binada, binanın en üst yani beşinci katinda, elli yaşlarında bir çift, otuz yaşlarındaki oğullarıyla oturuyor. Hepsi balkonda sigara içiyor ama üçü birarada değil. Balkonları oldukça küçük olduğu için, sırayla üflüyorlar. Anne, oğul, baba, oğul, anne, baba, anne, oğul… İçerken hep aşağıya bakıyorlar. Kim geçiyor, kim taşınıyor, hangi huysuz şoför kornaya basıyor, hangi kedi sırtını kamburlaştırıp diğerlerine meydan okuyor, hangi seyyar satıcı neyi ne kadara satıyor… ta ki sigara sönene kadar. (Tam bunları yazarken sokaktan “taze simit” satan bir amca geçiyor. Fark ettiniz mi bilmiyorum, simitçilerin simitleri her zaman “yeni geldi”, her zaman “çıtır çıtır”, her zaman “sıcak sıcaaak”. Böyle bir şey olabilir mi? Hiç soğumaz mı bu simitler?)

Bir de şu yaşlı ressam var, yandaki balkonsuz apartmanda yaşayan. Sehpasını tam camın önüne koymuş. Sabahtan akşama kadar yerinden ayrılmıyor. Son günlerde tepeleri karlı dağların arasında masmavi bir göl çiziyor. Gölün üzerinden bir köprü geçiyor. Yeryüzünde aynen böyle bir göl olmalı ki bizim ressam, sehpanın sol alt köşesine onun bir fotoğrafını koymuş. Belki oraya gitmiş, belki balık tutmuş, belki yüzmüş bile, ne bileyim. Ressamın yüzünü doğru dürüst göremedim şimdilik. Markette karşılaşsak muhtemelen tanımam. Ama bir gün o gölü, o köprüyü ve etraflarındaki o dağları görsem, işte o gün “Manzaraya bak! Aynen evimdeki gibi!” diyebileceğim. Yalan mı?

Foto: Gary Denness, “Window Wonder”, Flickr/CC

Abladan teyzeye, Türkçe’de bir yolculuk

4 Mar

Otobüste bir gün, arkamdan gelen bir çocuk “teyze geçebilir miyim?” diyor.

Dönüp etrafa bakıyorum. Ben ve 12 yaşlarındaki çocuğun arasında hiç kimse olmadığı halde, çocuğun “teyzesi” ben oluyorum. Yirmi beş yaşında bir teyze. Çocuk da galiba fark ediyor ve düzeltiyor. “Abla geçebilir miyim?” Ben de gülerek, “geç oğlum” diye yol veriyorum.

Türkler sıcak insanlar ya? Türkçe’ye bir bakın. Bir saniyede hiç tanımadığınız bir kişinin “ablası”, “teyzesi”, “kızı”, “abisi”, “kardeşi”, “amcası”, “oğlu”, “evladı” hatta “yavrusu” oluyorsunuz. Nişanlımın arkadaşlarının “yengesi”yim. İsimlerini bilmediğim çocukların “ablası”yım. Sokakta, dolmuşta, her gün bütün “teyzeler” bana “kızım” deyip duruyor. Ben Fransa’daki teyzeme bile “teyze” demiyorum. Ona sadece ismiyle hitap ediyorum. Dahası: Hatırladığım kadarıyla annem bana “kızım” diye hiç seslenmedi. Bir iki kez öyle yaptıysa, kesin bana kızmak içindi.

Bunun yanı sıra kadınların arasında kullanılan garip garip kelimeler var. Mesela “canım”, yada “kuzum”, yada “canım kuzum”. Hatta “canımcım” ve “kuzucum”. Bir de “tatlım” var, bir de “şekerim”, “hayatım”, bazen “balım”, “bebeğim” veya “canımıniçi”. Bir de “ş” ile biten bu kelimelerin minik arkadaşlarını da (“bebiş” gibi mesela) unutmamak gerekir. Ayrıca bazı arkadaşlardan ögrendiğim kanka, panpa, manpa falan var.

Bu hitap sözlerinin Fransızcasını düşündüğüm zaman gülmek zorundayım. Yani Fransa’daki en yakın arkadaşıma bile “kuzum” yada “şekerim” diye sesleniyorsam muhtemelen o da yerlere yatar. Yada korkar, emin değilim. Ama Türkiye’de bütün bunlara alışmam gerekti. Yoksa herkese “özür dilerim ama ben nereden canınız/kızınız/yengeniz oluyorum” mu diyecektim?

Hitap kelimeleri o kadar çok ki. Türkçe bir şekilde insanları yakınlaştırıyor. “Abi bakarmısın”, “kızım uzatırmısın”, “teyze geçebilirmiyim” gibi cümlelerden “abi”, “kızım” ve “teyze’yi” çıkarın, anlam değişmiyor. Ama cümle sıcaklığından, kibarlığından biraz kaybediyor. Tabii eğer “teyzeniz” teyze sayılmak için yeterince yaşlıysa…

 

Ayakkabı boyacısının fırça numarası

12 Şub

Bu hikayeyi İstanbul’a gelen birkaç turist arkadaşımdan duydum. Geçen gün Eminönü’nde aynı olaya şahit olduktan sonra onunla ilgili kısa bir yazı yazayim dedim. Yabancı tipiniz yoksa veya bu şehirde hiç turist olmadıysanız nereden haberiniz olacak ki, ayakkabı boyacılarının fırça numarasından?

Turist, turistik bir yerde yürüyor. Boyacı, boya sandığıyla birlikte önüne geçiyor. O sırada boyacının fırçası yere düşüyor. Boyacı, bunu fark etmemiş gibi yürümeye devam ediyor. Turist bunu görünce fırçayı yerden alıyor ve boyacının peşinden koşuyor. Boyacı fırçasını görünce çok seviniyor, on kere “thanks” edip turistin ayakkabılarını göstererek, “free” yani “bedava” boyamak istiyor. Turist kabul etmeyebilir ve numara burada bitebilir. Ama kabul ederse hikayenin devamı belli: boyacı işin sonunda parasını isteyecek. Turist reddederse boyacı kızacak ve sonunda turist, olay çıkarmamak için cüzdanını çıkaracak. İşte İstanbul’un ayakkabı boyacılarının fırça numarası.

Bu hikayeyi anlatan bir arkadaşım, boyacıya yirmi lira ödedi! Anlatınca çok kızgındı: hem adamın fırça numarasını yedi, hem de ona on kat fazla para verdi. Haklı tabii de… Bence böylesi durumlarda, “beni bir kez kandırırsan bu senin ayıbın, beni iki kez kandırırsan bu benim ayıbım”!

Foto: garycycles7, Flickr, CC

Vapur vakti

6 Şub

Geçen gün dolmuş yolculuğu arkadaşlarımdan bahsetmiştim. Bugün sıra vapur yolcularında.

Yalnız hemen uyarayim, romantik bir yazı olmayacak. Yani bu yazıda kitap okuyan ıssız adamlar, öpüşen çifler yada martılara ekmek atan çocuklar yok. Ben haftada 4-5 gün Beşiktaş iskelesinden karşıya yolculuk yapıyorum ve her defasında, kalkış-varış sırasında, enteresan davranışları gözlemliyorum. Gözlemlerimi beş başlık altında sıraladım:

1.     İskelede mutlaka en önde beklemek isteyen ve kapılar açılır açılmaz vapura koşan insanlar

Koskoca boş vapurda yer bulamamaktan mı korkuyorlar? Deniz tutması değil, yer tutmaları mı var? Acil tuvalete yetişmeleri mi lazım? (Romantik bir yazı olmayacağını söylemiştim.) “Koşarsam belki arkadakiler de koşar ve böylece vapur daha erken kalkar” diye mi düşünüyorlar? Hayır, bunlardan hiçbiri değil. Bence bunlar vapurun en hırslı yolcuları. En önde beklemek onlara yetmiyor, vapura ilk binen yolcu olmak istiyorlar! Bu koşunun en mantıklı açıklaması gibime geliyor. Ama ikinci bir açıklama olabilir: obsesif kompulsif bozuklukları var ve “kimse koltuğumda oturmasın, illa vapurda hep aynı yerde oturacağım” diye bir ritüelleri var. Yok yok… Kesin hırslılar.

2.     Vapura binmek için önündeki yolcuları ezen insanlar

Ama neden? Teyze, size diyorum: Neden??? Neden beni henüz tam açılmamış kapılara itiyorsunuz? Neden ayaklarımı eziyorsunuz? Neden beni denize düşürmeye çalışıyorsunuz? Ben size ne yaptım? Merak etmeyin, vapur siz olmadan kalkmaz! Buyurun, önümden geçin. Yeter ki bana saldırmayın ve bi “pardon” deyin!

3.     Vapur kalkmak üzereyken rahat rahat yürüyen insanlar

Biraz geç kaldılar ama şanslılar: kapılar kapanmadı, vapur henüz kalkmadı. Yine de az zaman var… Kapılar kapanmak üzere! Etraflarında diğer insanlar ter içinde koşarak vapura yetişmeye çalışırken, onlar bedenlerini yavaş ve sanatsal bir şekilde vapura doğru hareket ettiriyorlar. Bu sefer dört açıklama sunuyorum. Bir: Vapurdaki diğer yolcuların onları izlediklerinin farkındalar ve “koşmayayim, rezil olurum” diye korkuyorlar. İki: Öz güvenleri çok yüksek, vapurun onlar binmeden kalkmayacağını düşünüyorlar. Üç: İlk başlıkta tarif ettiğim insanlarının aksine, vapura en son binen yolcu olmak istiyorlar. Dört: Sadistler! Yüzlerce kişiyi bekletmek hoşlarına gidiyor… Olur mu bu? Olur tabii!😉

4.     Vapur cambazları

Alışık olmayanlar için vapura binmek cambaz mahareti sergilemeye benziyor. Çünkü iskele ve vapur arasında hep cambaz ipine benzettiğim bir engel var: rampa. Onu ilk gördüğümde bakakaldım. Gerçekten o dar, sağa sola hareket eden, hiçbir şeye bağlanmamış, sabitlenmemiş ahşap rampadan mı geçmek zorundaydım? Hem de tek başıma değil, aynı anda üç-dört kişi ile birlikte? Bir de olabildiğince hızlı bir şekilde! Burada “enteresan” bulduğum şey birkaç yolcunun davranışı değil, bütün yolcuların o cılız tahta parçasına kolektif güvenidir. Öyle ki rampayı kullanmayan, iskeleden direk vapura atlayan insanları anlayabiliyorum. Her iki teknikle de, denize düşme ihtimali çok değişmiyor bence. Halbuki vapura binmek üzereyken suya düşen yolcu hikayesini hiç duymadım. Batan vapur hatta batan iskele hikayelerini duydum ama bunlar başka hikayeler…

5.     Vapur iskeleye yanaşmadan atlayan insanlar

Gözlemlediğim en sıradışı vapur yolcuları. Sanki dayanamıyorlar, mutlaka atlamaları gerekiyor. İnsan bu yolcuların çok aceleleri olduğunu düşünür. Öyle bir acele ki, denize düşme riskine rağmen, otuz saniye bile bekleyemiyorlar. Hiç de öyle değil! Atladıktan sonra genelde normal bir şekilde yürümeye devam ederler. Birisi anlıyorsa bana anlatsın. Her halde yeni vapurların otomatik kapı sistemi bu ilginç davranışa yavaş yavaş son verecek.

Not: Altıncı bir kategori ekleyebilirdim: vapurdan en son inen yolcular. Hani bazı insanlar koltuklarından kalkmak için son anı bekliyorlar ya… Hatta kalkma niyetleri olmadıklarını/düşüncelerine daldıklarını/bir sefer daha yapmak istermiş gibi duruyorlar ya?

Ben de onlardan biriyim.

 

Foto : Berkan Süren

Kültürel boykot

26 Oca

Çok ama çok güldüm. Ben bu “sözde ülke” yani Fransa’nın bir vatandaşı olarak Türk esprisini asla boykot etmem…

“Alo? Dolmuştayım!”

5 Oca

Türkiye’de bazı toplu taşıma araçlarında, uçaklarda olduğu gibi telefon kullanmak yasak. Yolculuğun hem güvenliği hem de rahatlığı için önemli bir uygulama. Üstelik sürücünün ruh sağlığı için de yararlı bir yasak bence. Yolcular genelde bu kurala uyuyor, uymayanlara da hatırlatmaktan çekinmiyor. İzmir-İstanbul uçuşunda şahit olduğum bir sahne…

İnişe geçiyoruz. Yolculardan birinin cep telefonu çalıyor. Altmış yaşlarında bir teyze çantasını neredeyse bir dakika kadar karıştırıp telefonunu buluyor. Bitmedi… Telefonu açıyor!

Teyze: “Efendim… İyiyim yavrum iniyoruz şimdi… Güzel geçti valla, manzara güzel şu an!”

Yanındaki adam: “Teyze, telefon kullanmak yasak. Kapatırmısınız lüften!”

Teyze: “Ne dedin oğlum? Bi saniye yavrum, yanımdaki adam bana bir şey söylüyor da… kulaklarım tıkandı!”

Adam: “Uçakta telefonda konuşmak yasak diyorum. İniyoruz, kapat şunu!!”

Teyze: “Aaa öyle mi? Yavrum sonra konuşuruz… Adam uçakta konuşmak yasak diyor!!”

***

Kazasız belasız Istanbul’a indik ama o sahneyi hiç unutmuyorum. Fıkra gibi. Asıl şimdi binmek isteğim araç uçak değil, sarı dolmuş. Dolmuşta konuşma yasağı yok, tam tersine sessizlik yasağı var gibime geliyor. Burada özel bir yolcu tipinden bahsetmek istiyorum. Tanırsınız, belki siz de onlardan birisiniz: dolmuş kalkar kalkmaz telefonlarına sarılan insanlar. Refleks mi? Durdurulamaz bir içgüdü mü? Dolmuştaki bir can sıkıntısı mı? Bilmiyorum. Bazen yüksek sesle hatta bağıra bağıra konuşurlar. Ama genelleme yapmamam gerekiyor. Bu tip yolcuları en az altı gruba ayırmak lazım.

1)     “Öylesine” arayanlar

Söyleyecekleri hiçbir şey yok. En kısa telefon muhabbetlerini onlar yapıyor.

“Aliyooooooo ne yapıyosun… Dolmuştayım… Eve gidiyorum… Hiiiiiç… Yoooo öylesine aradım işte… Hadi araşırız… Öptüm bye bye!”

2)    Dedikoducular

Onlar telefonda konuşurken, dolmuştaki diğer sekiz kişi son “bombadan” haberdar oluyor. Bombanın birbirinden şaşırtıcı detayları olduğu için yolculuk bitene kadar sürebiliyor.

“Canım nasılsın… iyiyim sağol, son bombayı öğrendin mi… bak şu sarışın vardı ya, Elif… yok yok öbür Elif, Volkan’ın eski sevgilisinin en iyi arkadaşı Elif… evet evet bu işte… neyse şimdi Volkan ve Elif birlikte çıkıyor… yaaa dedim sana… bana Volkan söyledi ama Facebook’a bak, “Bir ilişkisi var” diye yazıyor…yaaa…”

Köprüde trafik yoğun. Bundan sonra Volkan ve Elif’in ilişkisinin nasıl başladığı, Volkan’ın eski sevgilisi yani Elif’in en iyi arkadaşının bu duruma verdiği tepki vesaire vesaire hep birlikte öğreneceğiz.

3)    Pratik akıl ev hanımları

Hemen kalem-kâgit çıkartın. Alışveriş listesini hatta akşam yemeğinin tarifini not almaya hazır olun.

“Bak şimdi markete git… Domates, patlıcan, soğan, yeşil biber, kırmızı biber ve soğan al… bir de sarımsak al… Ondan sonra patlıcanları soy, soğanı, domatesi, biberleri böyle küçük küçük doğra… Sonra beni bekle otuz dakikaya evdeyim.”

İsterseniz “Kusura bakmayın sizi dinliyordum da… Sebzeleri doğradıktan sonra neler yapıyoruz acaba?” diye sorabilirsiniz.

4)    İşkolikler

Bu yolcular telefonsuz bir hayat düşünemiyorlar. Dolmuşta olmalarına aldırış etmeden, “Yahu Kerem, bu sabah da söyledim! Bu iş olmadı! Projenin ayakları yere basmıyor!” Dolmuş sanki bir toplantı odasına dönüşüyor. Bu iş muhabbeti uzayıp gidiyor.

5)    Asabiler

Çok çok kızgınlar. Kişisel algılamayın, içlerini dökmeleri lazım.

“Ulan neredesin sen? Ne biçim bir adamsın sen?? Ben sana ne dedim?? Bak bak ben öğretecem ulan sana! *$#@!°)/^`?;*£!!!!” (kapat)

Genelde uzun sürmez. Sürerse şoför yada yolcular karışıyor.

6)    Vicdanı rahatlatan aramalar

Annelerini, herhangi bir akrabalarını yada eski arkadaşlarını uzun zamandır aramadılar. Bunu düzeltmek için dolmuş yolculuğu altın bir fırsat sunuyor. Çok uzun sürebilir. Genellikle şöyle başlıyor:

“Nasılsın canım? İyiyim ben, epey oldu görüşmeyeli. Hayat nasıl gidiyor? Çok özledim seni, anlat bakalım neler yapıyorsun…”

***

Ülkemde, yani Fransa’da “dolmuş” diye bir şey yok. Metro ve tramvay’da insanlar sessiz sessiz yolculuk yapıyor. Birbirine bakıyorlar, bir şeyler okuyorlar, düşüncelerine dalmışlar. Bazen telefon açarlar ama muhabbet etmek için değil, “beş dakika sonra görüşürüz” gibi şeyler söylemek için. Artık Fransız toplu taşıma araçlarında çok sıkılıyorum. Türk yolcuların muhabbetlerini özlüyorum!

Foto: leyla.a, Flickr, Creative commons

Duble dublaj

25 Kas

Katil karanlık bir otel odasında bekliyor. Adam koridorda sessizce odaya doğru ilerliyor. Kapının önünde durup, elini uzatıyor. Kapıyı yavaşça açıyor ve…

“Sakın girme (lan)! Katil kapının arkasında! Öldürecek seni!!!”

Panik yok, sadece bir sinema salonundayız. Beklendiği gibi ekrandaki adam ölüyor (hem de çok acı çekerek) ama mesele bu değil. Mesele, az önce bıçaklanan adama seslenen kişi. Çünkü o kişinin adamla bir ilgisi yok. Filmle de bir ilgisi yok. O kişi şu an koltukta, yanımda oturuyor.

Türk izleyicilere özgü bir şey mi bilmiyorum ama neredeyse bütün Türk arkadaşlarım film izlerken oyuncularla konuşuyor. Kadın olsun erkek olsun, fark etmiyor. Kimi aktöre “Şerefsiz adam!” diyor. Kime aktrise “Aptal kız! Adam seni aldatıyor, kör müsün?” diye soruyor. Evde DVD izlerken oluyor, sinemada da oluyor. Her yerde. Her zaman. Sürekli. Şııııııııııışt!

Yanlış anlaşılmasın. Filmleri sessiz sessiz izleyelim demiyorum. Ben de ekranın karşısındayken konuşurum. Ama sadece filmi izleyen arkadaşlarımla, ekranda izlediğim oyuncularla değil!

Bu arkadaşlar neden kendilerini filmlere bu kadar çok kaptırıyorlar? Neden film karakteriyle böyle bir empati kuruyorlar? Daha da enteresan: Neden daha önce izledikleri filmleri tekrar izlerken, oyuncuları uyararak senaryoyu değiştirmeyi çalışıyorlar? Mesela: “Çekil, araba patlayacak!” yada “İnanma o adama, sonunda seni bırakacak.” İyi de, ben ilk kez izliyorum, bunları daha bilmiyordum ki!

Hani film özetlerinin başında genelde “Uyarı: Yazının devamı, eserin konusu hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir” yazarlar ya? İşte Türk arkadaşlarımın çoğu aynısını yapıyor… uyarı vermeden ama!

Bu nedenle arkadaşlar, aramızda artık şöyle bir ara çözüm olsun: ekrandaki insanlarla dilediğiniz kadar muhabbet edin, yeter ki film keyfimi bozmayın😉

Foto: m4tik, Flickr, CC

Çit çit çitlemek…

8 Eyl

Çekirdek çitlemek, futboldan sonra Türkiye’nin milli sporu sayılır. Ayrıca ikisi birlikte çok iyi anlaşıyor. İkisi de Türklere özel bir yetenek ve gurur nedeni.

İlk kez bir grup arkadaşın çekirdek çitlemesini görünce çok şaşırdım. “Türkiye’de insanlar neden kuş yemi yiyorlar ki?”dedim. Benim için ayçiçek çekirdekleri, haftada bir kez evimin bahçesindeki kuş kulübesine bıraktığım mamaydı. O çekirdekleri yemek yada tatmak bile aklıma gelmezdi. “Tadı kötü” diye değil. Kuş yemiydi, o kadar. Üstelik içindeki tohumu çıkarmanın, sadece kuşlara özel bir yetenek olduğunu düşünüyordum. Ta ki Türkiye’ye gelene kadar.

Bu ülkede senede kaç ton çekirdek yeniyor, bunu çok merak ediyorum. Parkta, deniz kenarında, televizyonun karşısında, stadyumda… Çekirdek çitleyenler her yerde izlerini bırakıyor. Ben de bu çekirdek çitleme tekniğini ve sanatını öğrenmek istedim. Arkadaşlarım bana yüz kere anlattı: “Çekirdeği iki parmağınla dibinden tut, kabuğu ön dişlerinin arasında sıkıştır ve öylece fazla basmadan aç. Çekirdeği ağızının içine düşür ve kabuğu at!”

Size çok kolay gelebilir ama ben öğrenmek için bir sene uğraştım. Sonradan vazgeçtim. Yapamıyorum! Kabuk ağzımda parçalanıyor, çekirdeği çıkaramıyorum, küçük kabuk parçaları boğazıma kaçıyor, öksürüyorum, defalarca denedikten sonra dilimin ucunu ısırıyorum… Benim için bu işte zevk yok! Bir tane çekirdekle uğraşırken arkadaşlarım avuçlarındaki çekirdekleri çoktan çit çit yediler. Paket bitene kadar durmadan yiyorlar. Beş yaşındaki çocuklar bile bu işi başarıyor. Utanmam lazım her halde…

Sonunda kızarak, ellerimle kabuğu açıp, çekirdeği çıkarıp ve yine ellerimle ağzıma götürüyorum… Zevk mi bu? Üstelik hiçbir şey yemeden çekirdek çitlemenin kötü yan etkilerini de hissediyorum. Dudaklarım kuruyor, tuzdan çatlıyor, dilim yanıyor, uyuşuyor… “Bir daha asla” diyorum. Yine de her fırsatta deniyorum…

Sanırım Türkiye’de yalnız değilim çünkü marketlerde kabuksuz çekirdek paketlerini gördüm. Hatta gazetelerde kabuksuz çekirdeklerin üretilebildiğini okudum. Ama kasadan kabuksuz çekirdek ile geçmem. Bende yetenek olmayabilir ama gurur var!

 

Foto: Sunflower Seeds/Vinni123/Flickr (Creative commons)

Nazar boncuğum ve ben

1 Ağu

Ağustos 1999’da 13 yaşında bir çocuktum. Annem, babam ve iki erkek kardeşim ile birlikte İstanbul’da tatil yapıyorduk. Daha önce her anlamda evden o kadar uzak olmamıştım, hissetmemiştim. Her ses, her yüz, her koku, her lezzet yeniydi. Özellikle Kapalı Çarşı’yı hatırlıyorum. Fıstıklı lokumlar, parıltılı mücehverler, rengârenk lambalar, herşeyi almak istiyordum.

Ne yazık ki, her zaman olduğu gibi, babam tek bir hediye’ye izin vermişti. Yine de mutluydum. Zengindim, hem de çok zengin. Cebimde 10.000.000 lira vardı. Koskoca çarşı benimdi. Maalesef çarşının bütün esnaflarının zenginliğimden haberi vardı. Hepsi kendi mağazasında beni çağırıyordu, çekiyordu, sürüklüyordu. “Yes please!”, “Come here!”, “Miss? Mademoiselle? Señorita?”, “I have the best.” Küçüktüm ama bunları yemezdim. Servetimi akıllıca kullanacaktım.

Birden birisi gözlerimin önünde mavi bir gözü sallamaya başladı. Daha doğrusu: Gümüşten bir kolyede, mavi gözlü bir boncuk. Adam İngilizce’de “Kötü göze karşı koruma” diyordu. Hangi kötü göz? Mavi göz mü kötüydü? Beni nelerden, nasıl koruyacaktı? Yine yemezdim tabii. Ama kolyeyi çok beğendim ve aldım. Ve bir anda ceplerim boşaldı.

O gece boynumda mavi gözle uyudum. Saat 3:02’de uyandım. Yatak sallanıyordu, oda sallanıyordu, bütün otel, bütün şehir sallanıyordu. Babam odamıza fırladı, “deprem oluyor!” dedi. Mavi gözümü sıkı tuttum ve geçmesini bekledim.

Şu an İstanbul’dayım, 25 yaşındayım ve boynumda nazar boncuklu bir kolye var. Kapalı Çarşı’da bütün paramla aldığım kolye değil, sevgilimin bana hediye ettiği bir mücevher. Elbette güzel olduğu için takıyorum. Ama itiraf etmeliyim ki, evimin giriş kapısında da bir nazar boncuğu ziyaretçileri karşılıyor. Hem güzel, hem de diyorlar ya… “Nazara inanma, nazarsız da kalma.”

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 37 takipçiye katılın